
Gönlümüzü ÖZETİ| ve ruhumuzu şenlendiren Ramazan-ı Şerif ayımız geldi. Tüm İslam alemine mübarek olsun.
Ramazan ayına özgü geleneklerimizden en özeli ise camilerdeki birbirinden güzel mahyalarımızdır. Mahyalar ise bu manevi atmosferi daha da taçlandırır. İki minare arasına gerilen ışıklı yazılar, sadece camilerin değil, şehirlerin de kalbine dokunur. “Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan”, “Oruç Sabırdır” gibi mesajlarla insanlara hem dini hem de insani değerleri hatırlatır. Mahyaların bu ışıklı çağrısı, sokaklarda yürüyen, pencerelerden bakan herkese bir selam gibidir. Özellikle iftar ve sahur vakitlerinde, mahyaların ışığı şehrin karanlığını aydınlatır ve umut olur.
Mahya, Farsça mâh (ay) kelimesine Arapça -iyye ekinin eklenmesi ile oluşturulmuş Osmanlıca mâhiyye kelimesinin günümüz Türkçesindeki şeklidir.
Gönlümüzü ve ruhumuzu şenlendiren Ramazan ayına özel mahyalar hazırlanmaya başladı. Yüzyıllardır süregelen mahya geleneği Ramazan ayında camilere ayrı bir lezzet veriyor. Mahyâ, özellikle Ramazan ayında birden fazla minaresi olan camilerin iki minaresi arasına konulan ışıklı yazıdır. Osmanlı’ya başkentlik yapan Şehr-i İstanbul, Edirne ve Bursa semâlarında insanı kendine hayran bırakan maneviyat dolu mahya yazıları yerlerini aldı.
Mahyalardan önce ise kandiller kullanılmakta idi. Kandillere “Kandil avizesi” denilirdi. Kandil gecelerinde camilerde mahya kurulması, ilk defa Sultan II.Selim Han ve Sultan II.Ahmet Han dönenimde başlamıştır. Devamında bu usule riayet edilmesine dair önem ile tembihte bulunulmuş ve günümüze ulaşmıştır. Eski zamanlarda bazı konakların ve evlerin önlerinde de kurulduğu görülmüştür. Kandil avizelerinin birbirine bağlanması ile ortaya ince bir naif zevk hakim olmuş ve camii etrafını çok müstesna bir hale getirdiği görülmüştür.
Resmi kayıtlardaki ilk mahya yazısının Sultan Ahmet Camii’nde kurulduğu bilinmektedir. Türk icadı olan mahyacılığın 1600'lü yıllarda Osmanlı padişahı Sultan I.Ahmed döneminden bu yana devam ettiğini belirten Yıldız: “Mahyanın doğum yeri Sultanahmet Camii'dir. Fatih Camisi müezzinlerinden Hattat Ahmet Kefefi bir çehre işleyerek Sultan I.Ahmed'e sunuyor ve kabul edildikten sonra selatin camilerine mahya asılması emri veriliyor.”
Mübarek gün ve gecelerde halkın ibadeti için gece boyu açık kalan camilerin kandillerle donatılması geleneği İslâmiyet’in ilk asırlarına kadar uzanmaktadır (Fâkihî (ö. 278/891)). Mescid-i Harâm’ın 455 kandilinin olduğunu, bunlardan daha çok ışık veren bazılarının sadece Ramazan ayı ile Hac mevsiminde yakıldığını, bu kandillerin direkler arasına gerilmiş iplere bakır çengellerle asıldığını ve bu sayede Mescid-i Harâm’ın istenilen yerine taşınabildiğini söyler.
Dolayısıyla Osmanlı’da Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa’nın 1722 (h.1134) yılında verdiği, bütün selâtin camilerine mahya kurulması emrini başlangıçtan çok geleneğin tekrarı saymak gerekir. Kandil gecelerinde, bayram zamanlarında ve Ramazan-ı Şerif boyunca bu adet yüzyıllardır hiç terk edilmedi.
1578’de İstanbul’a gelen Alman seyyahı Schweigger’in seyahatnâmesinde yer alan bir tasvirde minareler arasındaki bir mahya açıkça görülmektedir.
1854 yılında, Ramazan ayıyla beraber İstanbul’un değişen çehresini şaşırarak gözlemleyen yabancı seyyah Théophile Gautier şöyle not düşmüş: “İstanbul sokakları her zaman karanlığa gömülüdür. Ama uzaktan uzağa kâğıttan bir yıldızın titrediği bu karanlık yollar ve meydanlar
Ramazan gelince neşeli bir parıltıya kavuşur. Tepebaşı gezinti yerinden görünüm harikulade idi. Haliç’in öbür kıyısında İstanbul bir Doğu imparatorunun tacı gibi pırıl pırıldı. Camilerin minarelerinin şerefeleri kandilden bileziklerle süslü idi. Bir minareden ötekine ateşten harflerle kutsal bir kitabın sayfalarına yazılı bir gök üstünde beliren Kur’an’dan ayetler parlıyordu. Yeni Cami, Süleymaniye, Sarayburnu’ndan Eyüp sırtlarına kadar dizili Allah’ın bütün tapınakları aydınlıklar içinde ışıldıyor, ateşli cümlelerle İslam’ın formüllerini ilan ediyordu.”
Mahya’nın önemine binaen Prof.Dr Süheyl Ünver’in muhteşem bir sözü var. “Biz, İslamiyetin cemiyetimizde tatbikatına ne kadar zevk ve incelik katmışız. Yıkanmamız bir eğlence, sünnet olmamız bir düğün, oruç tutmak bile bir zevk olmuş ve İslâmiyeti kendi ananemize uydurarak ne kadar zevkini çıkarmışız. Bizim o kadar güçlü ve üzerlerinde asırların bize mal ettiği kuvvetli bir ananemiz vardır ki başka memleketlerin aşırma ve muzır olanlarına ihtiyacımız yoktur. Biz bunlarla bir millet olmuşuz ve bunların muhafazası ile mevcudiyetimizi ve şahsiyetimizi koruyabiliriz. İşte bunlardan biri de bütün dünyanın hayran kaldığı mahyadır.”
Mahyacılık, büyük bir ustalık isteyen ve babadan oğula intikal eden gerçek bir sanat dalıdır. Bu alanda yetişmiş büyük ustalar, yerlerini alacak olan çıraklara işin bütün inceliklerini öğretirlerdi. Ancak Osmanlı döneminde mahyacı olabilmek için adayların Şûrâ-yı Evkaf’ta mahyacılar ve şehrin ileri gelenlerinden bir jüri önünde meslekte yeterli bilgiye sahip bulunduklarını ispatlamaları gerekiyordu. Mahyacılar daha çok Ramazan ayında bir ay çalışır, yılın geri kalan kısmını çırak yetiştirerek geçirirlerdi. Fatih’te bir sıbyan mektebinde onlar için ayrılmış odalar vardı. Süheyl Ünver 1931 yılında hayatta olan yirmi üç mahyacının ve görev yerlerinin listesini vermektedir (Mahya Hakkında Araştırmalar, s. 19).
Süheyl Ünver’in verdiği bilgilere göre mahyacı, saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine kuracağı mahyanın küçük bir örneğini çizer, bu örnek beğenilirse kendisine iade edilip aynı şekilde kurması istenirdi.
Mahya kurmak için, caminin en az iki minareli olması gerekir. Eskiden Selatin camilerinin minareleri arasına mahya ipleri özenle bağlanır ve bu mahyalar içinse Evkaf Nezareti’nden tenekelerle zeytinyağı getirilirdi. Mahya ustası da genellikle zeytinyağı doldurulmuş kandilleri veya mumlu fenerleri ipin üzerine dizerek istediği dinî yazıyı yazar, hatta resimler yapardı. Eskiden son derece zor bir sanattı. Büyük emekler isteyen bu sanat camilerin elektrikle aydınlatılmaya başlamasından sonra kolaylaştı ve ayrı bir sanat olmaktan çıktı. Günümüzde kandil yerine renkli elektrik ampulleriyle ve yeni yazıyla mahya kurma geleneği hâlâ sürdürülüyor. Günümüz de mahyacılık dijital ve ampul takılarak devam ettirilmekte. Dijital mahyacılıkta her şey yazılım olarak ayarlanırken, ampul olarak yapılanlar ise her yazı değişiminde minareye çıkılarak büyük zahmetler sonucu yapılmaktadır.
Mahyalar yalnız mübarek gecelerde ve ramazan ayında kurulmazdı. Meselâ; Sultan Abdülaziz Avrupa seyahatinden döndüğünde, Hidiv İsmâil Paşa, İran şahı ve Atatürk İstanbul’a geldiğinde hoş geldin mahyaları ve ayrıca I. Dünya Savaşı yıllarında “Hilâl-i Ahmer’i unutma”, “Hubbü’l-vatan mine’l-îman”, “Muhacirlere yardım”, “Muhâcirîni unutma”; İstiklâl Savaşı’ndan sonra “Yaşasın istiklâliyet”, “Tayyareyi unutma”, “Yaşasın gazimiz”, “Yaşasın Mîsâk-ı Millî”, “Eytâma yardım”, “Hâkimiyet milletindir”; harf inkılâbından sonra Latin harfleriyle, “İsraftan sakın”, “Tayyareye yardım”, “Yetimleri unutma”, “Yerli malı al”, “Himâye-i etfâle yardım”, “İçki aile düşmanıdır”, “Kumar insanı mahveder” gibi yazıların yer aldığı mahyalar kurulmuştur. Mimar Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camii'ne “Hiç kimse kimsesiz kalmasın” yazılı mahyayı astıklarını kaydetti.
Mahyalar gece göğü süsleyen ışık sanatıdır. Her bir camide ayrı ayrı mahyalar, hepsi bir mana teşkil edilerek tasarlanır. Her birinde ayrı bir mesaj içeriği vardır. İnsanlar bakıp okuduklarında ayrı bir hisse kapılır. Ramazan apayrı bir güzelliktir. Manevi duyguların öne çıktığı, Müslümanların ortak ayıdır. O yüzden her bir mahya hazırlanırken ivedilikle yazılar incelenir ve asılırlar. Kimi dijital mahyalarda Türk Bayrakları ile süslenir.
Ramazan ayında kubbeler ve mahyalar, gönülleri aydınlatan, insanları bir araya getiren ve bu mübarek ayın ruhunu en güzel şekilde yansıtan simgelerdir. Onların diliyle Ramazan, sadece oruç tutmak değil; sevgi, hoşgörü ve paylaşmak demektir.
Semayı aydınlatan mahyaların eşliğinde Ramazan- şerif ayınız mübarek olsun.
En derin sevgi ve saygıyla…
Fotoğraf Sanatçısı ve Yazar Cemil Şahin
Editor : Şerif SENCER